Network ve Medya Hegemonyası
Evet, bugün burada sinemanın en özel
yönetmenlerinden Sidney Lumet’in alamet-i farikalarından olan, senaryosunu
Paddy Chayefsky’nin yazmış olduğu Network için karalayacağız.
Network, 1976 yılında yayınlanmış
olup, onu anlamak isteyenler için çok fazla materyal barındırıyor. Filmi anlamak
için her şeyden önce o dönem Amerikan siyasetini anlamak, yine Amerikan
ekonomik sisteminin o yıllarda girdiği krizi anlamak ve bütün bunların
etkilerini yekpare değerlendirmek gerekli ki; nihayetinde film, bütün yapboz
parçaları bir araya geldiğinde kapitalist üretim modeli ve onun üstyapılarından
medyanın gücünü kendine özgün "çılgın" diliyle anlatan, sinema
tarihinin en özel işlerinden biri.
Tarihsel materyalizm çerçevesinden
bakacak olursak, toplumları irdelerken, altyapısında bir üretim modelinin (mode
of production) olduğu ve bu üretim modelinin bir üstyapıyı (superstructure)
belirlediği görüşü hakimdir. Feodal bir üretim biçimi farklı bir üstyapı
doğururken, yine aynı şekilde, kapitalist bir üretim biçimi farklı bir üstyapı
ortaya çıkarır. Peki nedir bu üstyapı?
Yine tarihsel materyalizm ışığında, bütün
üretim modelinden şekillenen, hukuk, din, eğitim, kültür ve medya gibi kurumlar
üstyapıyı oluşturur.
İşte tam bu noktada üstyapı,
altyapıdan beslenmek zorunda olduğundan –ki tam tersi de mümkündür- , egemen
sınıflar kendi üstyapılarını çoğunlukla kendileri belirlemektedirler. Ve bu
bağlamda tarih, sınıfsal mücadeleler üzerinden şekillenmektedir.
Biz bu noktada Network’un
hikayesinin de olanca gücünü aldığı medya kavramıyla ilgileneceğiz.
Antonio Gramsci denince akla direkt
olarak gelen –en azından gelmesi gereken- hegemonya kavramı, bir sınıfın
yalnızca şiddet yoluyla değil, kültürel ve ideolojik yönlerle egemenliğini
başka bir sınıfa kabul ettirmesini esas alır. Gramsci’ye göre, medya bu
hegemonyanın en büyük araçlarından biridir, öyle ki gelişen teknolojiyle
birlikte toplumun geniş kitlelerini fevkalade yönlendirir. Medya, yalnızca
egemen sınıfların görüşlerini yaymakla kalmaz, beraberinde o görüşler hakkında
en ufak şüphe duymadan kabul edilmesini sağlayana dek çalışır. Gramsci, Quaderni del Carcere’sinde egemen
sınıfların medyasına karşın bir alternatif medya oluşturulmasının önemini
vurgular ki bu kapitalist egemen sınıfın hegemonyasına bir karşı-hegemonya
oluşturabilmek açısından son derece kritiktir.
70’lere baktığımızda, o dönemler ABD için
fazlasıyla sancılıdır. İç siyasette popülist politikalarla hükümetler gereğinden
fazla harcamalar yapmış, Watergate skandalı yaşanmış ve başkan Richard Nixon
istifa etmiş, yerine gelen Gerald Ford’a iki kez suikast girişiminde
bulunulmuş; dış politikada ise Vietnam’da yıllarca savaşılıp başarısız olunmuş,
WW2 sonrası büyük ABD kalkınması için anahtar olan Britten-Woods sistemi çökmüş
ve en nihayetinde Arap-İsrail savaşıyla patlak veren 1973 OPEC Petrol kriziyle
birlikte stagflasyon –yüksek işsizlik ve yüksek enflasyon- yaşanmış, süper-güç;
süper-krize girmiştir. İşte bütün bu tablo, sosyo-ekonomik olarak Network’te karamsar bir hava olarak
karşımıza çıkmaktadır.
Bütün bu parçaların ışığında, Howard Beale,
UBS haber kanalının akşam haberlerini sunan, yaşandıklarının da etkisiyle
tükenmişlik sendromu yaşayan bir ‘anchorman’dir. Reytingleri gün geçtikçe
düşmekte olup bu nedenle işine son verilecektir. Yine rutin işini yaparken o
buhranın getirisiyle canlı yayında “haftaya
kendini öldüreceğini” söyler ki bu medya ve hitap ettiği kitleler için
alışılagelmişin bir hayli dışındadır. Yayın kesilir, Beale ekran önünden yaka
paça alınır fakat bu şok edici açıklamanın yansımaları reytinglere olumlu
yansımıştır. Tam burada, televizyonun ve kitlenin duymak istediğine göre hareket
eden medya patronları, bu sıradışılığı bir çılgın insan prototipiyle
pazarlamaya karar verir.
Howard Beale karakteri aslında o
dönem Amerikan toplumunun ta kendisini ekrana yansıtır ki bu sahneler oldukça
güçlü bir medya eleştirisidir. Ekonomik kriz beraberinde birçok toplumsal
şiddet olaylarına yol açmış, insanlar kabuğuna çekilmiş ve Howard’ın deyimiyle
“lütfen, en azından bizi oturma odalarımızda rahat bırakın.” diye yalvarır
haldedir. Egemen medyada bunlar üstünkörü geçilir fakat kendi alternatif
medyasını oluşturan Beale, toplumu uyuşturmak yerine balkonlardan haykırmaya
çağırır:
"I'm as mad as hell, and I'm not going to take this anymore!"
(Çıldırmış durumdayım ve bundan daha fazla katlanamayacağım!)
Reytingler fırlamış, alternatif medya karşılığını
bulmuştur. Gerçekten de insanlar sesini çıkarmaya başlamıştır. Fakat buradan en
karlı çıkan egemen sınıf olan Arthur Jensen (sermayedar) , Diana Christensen
(müdür) , Edward George Ruddy (yönetici)
ve Frank Hackett (yönetici) olmuştur. Onlar, kitle iletişim silahı olan
medyayı, insanların duygu düşüncelerini sömürmek için kullanmıştır.
Hikayede kısmen yan-karakter olarak
görünse de, Diana Christensen karakteri, Network
için de, Amerikan toplumu için de, kapitalizm için de çizilebilecek en güzel
portrelerden biridir. Zira, Diana Christensen filmde kendisini “emperyalist
güçlerin ırkçı uşağı” olarak tanımlamaktadır. Kendisi olağanüstü manipülatif
bir medya insanıdır, öyle ki, Max ile Diana ilişkisi medyanın kitleler
üzerindeki ilişkisine inanılmaz benzemektedir. Aile kurumuna ihanet edip “medyanın
büyüsüne” kapılan Max Schumacher, Diana tarafından ele geçirilmiştir.
Howard, kendi alternatif medyasında
bir tür “mesih” olmuştur. Amerika’ya seslenmeye devam ederken, Edward Ruddy’nin
öldüğü haberini “beyaz saçlı zengin bir
adam öldü” şeklinde verir. Bu tirad yine olağanüstü bir egemen medya
eleştirisidir, zamansızdır, mekansızdır, 70’ler ABD’sine uyumlu olduğu kadar
Yeni Türkiye’ye de uyarlanabilir:
“Ama bunun pirinç fiyatlarıyla bir ilgisi
yok değil mi? Peki o zaman bu bizi niye ilgilendiriyor? Çünkü hepiniz ve diğer
62 milyon Amerikalı şu anda beni dinliyorsunuz. Çünkü yüzde 3'ünüzden daha azı
kitap okuyor. Çünkü yüzde 15'inizden daha azı gazete okuyor. Bildiğiniz tek şey
bu ekranın içinde olanlar. şu anda neslimizdeki tüm bireyler, bu ekranda
gösterilmeyen hiçbir şey hakkında fikir sahibi değil. Asıl gerçek bu ekran, her
şeyin açığa çıktığı yer. Bu ekran başkanları, başbakanları, papa'yı rezil de
eder vezir de! Bu ekran, inancı kalmamış dünyamızın en görkemli ve en muhteşem
gücüdür. Bizi ilgilendiren şey, bu ekranın yanlış ellerin himayesi altında
olduğudur. Bu yüzden Edward George Ruddy'nin ölümü bizi ilgilendiriyor. Çünkü
bu kanal, Amerikan iletişim kurulu'nun yani CCA'nın himayesi altındadır. Artık
yeni bir başkanımız var. 20. katta bay Ruddy'nin ofisinde oturan Frank Hackett
isimli bir adam. Ve bu adam dünyanın en büyük 12. şirketine sahip olursa en
harika ve en güçlü propaganda aletini eline alırsa bu inancı kalmayan dünyada
başımıza neler gelebileceğini hangi lanet insan bilebilir ki? Bu yüzden beni
dinleyin. Beni dinleyin! Televizyon gerçek değildir. Televizyon lanet olası bir
eğlence parkıdır.”
The Howard Beele Show hız kesmeden
sürmektedir. Bu sefer de kanalın Suudi Arabistan yatırım fonuna satılacağı
haberini verir. Suudilerin Amerika’da finansal güçlerinden kaynaklı ne denli
büyük bir kontrol ağına sahip olduğundan bahseder ki bu OPEC Petrol krizi
beraberinde ekonomik olarak 1929’dan bu yana en büyük buhranlarından birini
yaşayan Amerikan halkı için artık bardağı taşıran son noktadır. Öte yandan
sermayedar, bu paraya muhtaçtır. Bu da küresel sermayenin medya üzerindeki
etkisini gözler önüne sermektedir.
Tekrar Gramsci’nin Quaderni del Carcere’sine dönecek
olursak, kitapta medya tüketicisinin yalnızca pasif bir alıcı değil, aktif bir
katılımcı olduğu aktarılır. Kitleler, medyanın ya da alternatif medyanın
sunduğu ideolojik mesajları kendi yaşadıklarıyla birleştirerek çıkarımlarda
bulunur ve bunları anlamlandırmaya çalışır. İşte bunun etkisi olacaktır ki, büyük
bir halk tepkisiyle Suudi anlaşması iptal olur. Elbette ki sermayedar bu
sonuçtan memnun değildir. Her ne kadar reytingleri artsa da, artık alternatif
medya öylesine büyümüştür ki kendi egemenliğini tehdit etmektedir. Hemen
adımını atar ve Howard Beale’ı “mesih” olmadığına ikna etmeye çalışır.
Arthur Jensen, “mesih” Beale’a yeni
mitin kapitalizm olduğunu aktarır.
“Artık ulusların ve
ideolojilerin hüküm sürdüğü bir dünyada yaşamıyoruz bay Beale. Dünya,
şirketlerin birleşmesinden oluşuyor. Acımasız iş kanunlarının merhametsizce
çıkarılmasından. Dünyamız iş dünyasıdır bay Beale. İnsanoğlu çamurdan sürünerek
çıktığından beri bu böyle, ve bizim çocuklarımız, bay Beale. Kıtlık
savaşlarının, zulümlü savaşların, gaddarca savaşların olmadığı kusursuz bir
dünyada yaşayacaklar. Öylesine bir evrensel holding düşünün ki. oradaki herkes
ortak bir amaç uğruna çalışsın. Herkes eşit hisselere sahip olsun, tüm
ihtiyaçlar giderilsin. Bütün kaygılar yatıştırılsın. Bütün sıkıntılar neşeye
dönüşsün, ve ben, bu müjdeyi herkese haber vermesi için seni seçtim bay Beale.”
Jensen’in
bahsini ettiği ekonomik determinizmin yeni dünya düzeni, Immanuel
Wallerstein’ın Dünya Sistemler Teorisi’nde de açıklanır ki bu teori de tarihsel
süreç olarak analiz ettiği kapitalizmi, küresel olarak ele alır. Wallerstein’ın
1974’te ilkini yayınladığı 3 ciltlik teorisine göre, Dünya artık ulusal
sınırlar ekseninde değil tek bir küresel kapitalist ekonomi ekseninden
düşünülmelidir.
Tabii ki bu teori, Jensen’den farklı
olarak küresel eşitsizlikten, sömürgecilikten, bağımlılık (dependency)
teorisinden de bahseder ve Wallerstein burada kapitalizmin gelecekte yerini
başka bir sisteme bırakabileceğini öne sürmektedir fakat o dönem ABD’sini
anlamak için, önce küresel kapitalizmi anlamak gereklidir. Zira Jensen’in Network’da Beale’a bahsini ettiği gibi,
ABD bu kriz ortamından yıllar içerisinde Ronald Reagan ve onun Neoliberal
politikalarıyla, küresel ticaret hacminin genişlemesiyle çıkacaktır.
Neticede Jensen, Beale’ı ikna eder.
Beale, Jensen’e “tanrıyı gördüğünü”
söyler ve bu yeni Tanrı kapitalizm mitidir. Howard Beale’ın söylemlerinde büyük
değişimi gözlemleriz. Birey artık yok olmuştur, fakat komünizm de bizi
kurtaramayacaktır çünkü onlar da boka batmıştır. –ki filmdeki Komünist
karakterler de para sözkonusu olunca bir hayli yozlaşmaktadırlar.-
Söylemlerin karamsarlığının ardından, kitle yavaş yavaş alternatif medyaya olan
ilgisini kaybeder. Reytingler gitgide düşer.
Hikayenin paralelinde; Diana ve Max
arasındaki ilişki de son bulur. Diana da tıpkı televizyon gibidir, egemen
medyadır, yozlaşmıştır, delidir, gerçek değildir, acıya karşı kayıtsız, neşeye
karşı duyarsızdır.
Network’in
bize gösterdiği üzere egemen-hegemon medya da bir deliliktir. Öyle ki,
reytingleri düşen Howard Beale’ı yayından kaldırmaya çalışan yöneticiler,
çözümü onu öldürmekte bulur. Canlı yayında yaşanan ölüm anı binlerce kere izlenecektir,
bu da medya için yepyeni bir reyting kapısıdır. Howard Beale, medyanın ve
sermayenin tetikçiliğini yaptığı yozlaşmış komünist kurşunuyla öldürülür ve
onun cansız bedeni spotlar altında sergilenir. “Sahtekar Mesih” -tıpkı Yahudilerin İsa’yı çarmıha gerdiğine
referansla- öldürülmüştür.
Başta da dediğim gibi, bana göre
sinema tarihinin en özel filmlerinden ve belki de yapılmış en büyük medya
eleştirilerinden biri. Senarist Paddy Chayefsky yaşadığı dönemi mükemmel
gözlemlemiş, gözlemlediklerini senaryoya dökme açısından da harikulade bir iş
çıkarmış, 1977’de En İyi Senaryo
Oscarını almıştır. Bu güçlü senaryonun hakkını verecek olan, yine sinema
tarihinin en özel yönetmenlerinden Sidney Lumet’ten başkası olamazdı.
Network, aslında Türkiye’de –ve elbette diğer tüm evrensel otoriter
eğilimlerde- her gün ziyadesiyle yaşadığımız ana akım medya hegemonyasını bir
nebze daha anlayabilmek ve bu hegemonyaya karşın doğru, dürüst, meslek etiği
gözeten, ahlak ve vicdan sahibi, bağımsız bir karşı-hegemonya oluşturmak
adına kesinlikle izlenmeli, izletilmeli.
Başta Gramsci’ye, beraberinde Paddy
Chayefsky, Sidney Lumet ve Peter Finch’e, 70’ler Hollywood sinemasına ve elbette
sıkılmadan tek solukta okuyanlara teşekkürlerimizle…
inceleme: Burak TORÇUK